Volkan TURGUT

Dec 16

21. Yüzyılda Türk Eğitim Sistemine Bir Bakış

21. YÜZYILDA TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE BİR BAKIŞ

 2012 yılında yapılan ve 32’si OECD ülkesi olmak üzere 65 ülkenin katıldığı son PİSA sınavı verileri değerlendirildiğinde ülkemiz adına karşımıza çıkan en temel tablo şudur:

Uygulama Alanı                   Türkiye Puanı                      Genel Sıralama

Matematik                                          448                                         44

Fen Bilimleri                                      463                                         43

Temel Okuma Becerisi                       475                                         41

 

            Sanırım tek başına bu veriler bile mevcut eğitim sistemimizin 21. yüzyılın ihtiyaçlarına karşılık vermekten hayli uzak olduğunu göstermeye yeter. Hal böyle olunca da eğitim politikalarına yön veren insanların yeni yaklaşımlar üzerine cehd sarf etmesi zaruri hale gelmektedir.

            Tüm insanlık tarihi eğitim anlayışı bağlamında değerlendirilirse, eğitimin miladı olarak Rönesans hareketi kabul edilebilir. Bu noktada Rönesans öncesi eğitim anlayışının totaliter eğilimlere sahip olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Rönesans sonrası eğitim anlayışını ise rasyonalitenin, totaliter eğitim anlayışına başkaldırışı olarak değerlendirebiliriz.

            21. yüzyıl; dünyanın ortak sorunlarla, ortak çözüm arayışlarıyla ve ortak yaşamlarla küçüldüğü yeni bir dönemdir. Küreselleşen ve giderek daha da küreselleşecek olan dünyada evrensel değerleri olmayan, yaratıcılıktan uzak, gelenekçi bir eğitim sisteminin ulusal idealleri gerçekleştirmesi mümkün müdür?

            Gelenekçi anlamda eğitimin rolü çocuğun bilgi ve becerilerini artırarak onu hayata hazırlamaktır. Fakat bu klasik yaklaşım birçok problemi de beraberinde getirmiştir. İlk tahlilde akla gelen eğitim-öğretim problemleri şöyle sıralanabilir:

1-      Kalabalık sınıflar.

2-      Aşırı yoğunluklu eğitim-öğretim müfredatları.

3-      Etkinliklerin öğretmen merkezli olması.

4-      Teorik ve ezbere dayalı uygulamalar.

5-      Programların ve okul ortamlarının çocukları cezbetmemesi.

6-      Öğretmenlerin mutsuz ve isteksiz olmaları.

7-      Öğretmen yetiştirme programlarının yetersiz oluşu.

8-      Eğitim programlarının sık sık değişiyor olması.

 

         Bu ve bunlara benzer sorunların ortadan kaldırılabilmesi; hiç değilse minimize edilebilmesi için yeni yaklaşımlara, yeni yaklaşımlar geliştirebilmek için de yeni dünyayı tanımaya ihtiyaç duyulduğu yadsınamaz bir gerçektir. Yeni dünya ise yaratıcılığın, hayal gücünün, hülasa inovasyonun dünyası olarak karşımızda durmaktadır.

Yenilikçi ve yaratıcı zekâya dayalı bir eğitim sistemi oluşturabilmek için ne yapmamız gerektiğini tartışmadan önce ne yaptığımızın tahlilini yapmamız gerekir. Bu noktada da “Kanıt Temelli Öğrenme” yaklaşımı hayli işimize yarayacaktır. Kanıt Temelli Öğrenme modeli; kısaca öğretim programlarının daha önceki çalışmalardan elde edilen kanıtlar üzerine inşa edilmesi olarak özetlenebilir.

Onlarca yıldır, onlarca ülkede bir çok yeni yaklaşım geliştirilmiştir. Ülkemizde de bu yaklaşımlar bir çok platformda teorik olarak incelenmiş ve tartışılmıştır. Fakat bu yaklaşımların gerektiği kadar uygulama alanı bulduğu söylenemez. Eğer Türk insanına özgü yeni bir model oluşturulamıyorsa, Kanıt Temelli Öğrenme anlayışının uygulama alanı bulması teoride mükemmelmiş gibi görünen mevcut programın aynı mükemmelliği uygulamada göstermediği noktasında faydalı sonuçlar verecektir.

 

Son Güncelleme: Çarşamba, 16 Aralık 2015 12:24 Yayınlanma: Çarşamba, 16 Aralık 2015 12:21 Gösterim: 1316
Yazdır