Esra Kaplan

Feb 23

DİNLEYİN ANNE - BABALAR!

Çocuklar her gün okula geliyor. On sekiz yaşına kadar alacağı eğitim sürecinin sonunda ulaşmak istedikleri ya da hayal bile edemeyecekleri bir gelecek var. Gelecek ise artik neler olabileceğini kestiremeyecegimiz kadar karmaşık ve hızlı bir gelişime sahip. Robot dünyası geliyor diye tüm bilim camiasi makaleler ve çalışmalarını insanlığa da açıklıyor. Hatta öyle açıklamalar geliyor ki insan kisir donguye mi girdi bunu sorgular olduk. Örneğin 2017 yılında doğan çocukların yüzde 68 inin gelecekte ne iş yapacağı bile bilinmiyor. Yani gelecekte üretilecek meslekler bile şuan kestirilemez durumda.

Umut edilen, hayal edilen belki ulaşmak için ömurlerin yetmeyeceği ya da yetemeyeceği şeyler çocuklardan isteniyor ebeveynler tarafından. Tüm bunlar için ilk doğduğu günden bu yana hayatının her alanında seçme şanlarını kendi yaşam anlayışlarına göre şekillendiriyor ya da sınırlandıriyoruz.

Yorumlamayı bilmediğimiz, hayata entegre edemediğimiz bilgi yığınları çocukların geleceği değildir. Dahası çocuğun doğasında zaten öğrenme arzusu vardır. Ancak bu durumları körelten sonuçlar ebeveynlerin bazı farkındalıklarının oluşmamasından kaynaklanıyor. Daha iki yaşına gelmeden sayılar, renkler, rakamlar hatta emir komuta durumları büyük hevesle öğretilen çocuklar; altı yaşına gelip dünyayı farketmek için artık her şeyi sormaya başladıklarında ebeveynler cocuklari gecistirebiliyor. Bu yuzden birçok şey çocuktan uzaklaşmaya başlıyor. Bir öğretmeni onun yüreğinden yakalayıp, onu kendine getirdiğinde belki de çok geç kalınmış olunuyor.

Bir gün ders anlatırken öğrencimin birisi ile aramda şu diyalog oluştu;

‘Neden ders çalışmıyorsun ve sorularını sormuyorsun üstelik baban öğretmen’ dedim.  Cevabı çok netti;

‘Hocam çocukken anneme soru sormuştum, ilgilenmemişti ve bir daha da kimseye soru sormadım.’  Anne- baba bilinçliydi ikisini de tanıyordum ancak çocuğun 5-6 yaşlarındaki haline takılması beni düşündürmüştü. Kurtulmuştu, başarılıydı. Kendi farkındalığını oluşturmuştu. İstediği bölümü de kazandı üstelik. Anne- babası çocuğu ile az ilgilenseydi o küskünlükleri hayatına nasıl yansırdı?

Anne-babalar çocuklarını vaktinde dinlemelidir.

Çocuklari vaktinde dinleyin diyoruz çünkü vakti geçtiği zaman değişimler ve yanlışlar başlar. Çocuklarin yanlışları ne hiddetle ne de aşırı hoşgörüyle karşılanmalidir. Neden böyle yaptı diye hep beraber düşünmeliyiz. Okulundaki öğretmenleri ile iletişimde olunmali. Çocukların kontrollü ve denetimli yönlendirilmeye ihtiyaçları var ve bu konularda öğretmen ve veli işbirliği çok önemlidir.  Aileler en çok çocuklarının hata yapma ihtimalini kabullenemiyor. Hâlbuki çocuklar değişen bir dünya da günün büyük bir çoğunluğunu kendi yaş gruplarıyla geçiren bireylerdir. Hatta öğretmenlerden başka büyük yaş gruplarıyla çok fazla iletişimleri de söz konusu değildir. Kendi yaşlarının verdiği acımasız enerjilerine hapsolmuş ve bu durum onları sürekli hatalara sürükleyecek potansiyel oluşturmuştur. Aileler evde hiddet ya da hoşgörü kavramlarından birisine sığınınca, çocuklar ya korkudan ya da rahatlıktan hata yapma ihtimallerini yukselterek aileden uzaklaşmaktadır.  Çocuk 2 yaşında farklı özellikler sergilerken, 3 yaşına geldiğinde daha farklı özellikler sergiler. Hatta bazı özellikleri o yaşlarda olmasına rağmen ebeveynleri çok fazla zorlayıp moral bozukluğuna itmekteyken aynı ebeveynler çocuklarının bu süreçlerinin okul çağlarında şiddetle artacağının farkına varamamaktadır. Aileler çocuklarının değişim süreci yaşadığının farkında olduğunda çocukların yaptığı hataların telafisi daha kolay olmaktadır. 

Çocuklar ailelerin ve çevrenin kopyasıdır. Kabul edelim ya da etmeyelim çocuklar ailelerinin hayata bakış açılarına göre şekillenir. Evde aile içinde ya da tv programlarında ya da oturdukları mahallede karşılaştıkları şiddeti bir şekilde okula taşırlar. Örneğin öğrencinin biri okulda kendinden ufak birkaç çocuğu darp ederken yakalandı.  Okul içindeki disiplin kurallarının uygulanması başkalarına örnek teşkil etmemesi için mecburidir. Fakat düşündürücü olan soru şu ; ‘ Şiddeti nerde ve nasıl gördü de kendinden küçüklere uyguluyor?’ Bu durumların kalıcı çözümleri çoğunlukla aile ve okul işbirliğinde yatar.

Anne- baba çocuğun yüreğidir. Yüreğinde fırtınalar varsa gemileri limana varamaz. Hayalleri, hedefleri, tercihleri ve beklentileri yüreğindeki güne göre şekillenecektir, Tarık TUFAN’ın dediği gibi…

Doğuda devletteki öğretmenliğimin ilk yılıydı. Geldiğim gibi verilen sınıflardan birisi 12. Sınıftı. Dönemin ortasında göreve başlamıştım ve 2. Sınavlarına iki haftadan kısa bir süre kalmıştı. Hayallerim ile gerçekler arasındaki mesafe en az dört ay…

Bir çocuk vardı; ‘Boşuna anlatma hocam, yapamayız biz’ dedi. ‘Neden’ diye sordum;

‘Lise 1 den beri boş geldik, boş gidiyoruz. Sana vakit kaybı olmasın, sen bizi sal biz sokakta biraz gezelim.’

Ben : ‘Olmaz, araba çarpar.’

Çocuk:  ‘Hocam İstanbul’dan gelmiştin değil mi? Burda araba ne gezer, en fazla traktör çarpar onlarda bizim arkadaşlar bir şey olmaz.’

Sınıfta istemsiz hep beraber bir gülüşme oldu.

Ben: ‘Bak …. Oğlum. Sen 70’i geçersin demedi deme. Sen gel benim sözümü dinle. Söz bir saat ders dinleyeceksin diğer ders arka tarafta kafana göre takıl.’

Çocuk: ‘Hocam çıkış yok mu?’

Ben: ‘Önce güven kazan, o yüzden yok.’

                                   …

Sınav günü geldi çattı. Okulun sıkıntılı öğrencilerindenmiş. Kendi isteği doğrultusunda onu tek otutturdum.  Ceketini falan da aldım. Birkaç gün sonra yazılıları okudum. ‘…   88.’

Çocuk: ‘Hocam emin misiniz?’

Ben: ‘Evet eminim. Kalk tahtaya şunu yap.’

Yaptı hatta kâğıttakinden daha güzeldi.

Öğretmenler toplantısında Müdür ısrarla onu sordu. Anlattım olanı biteni. Meğer ilk sınavda kopya çekerken yakalanmış. ( Kendisi de sonradan anlatmıştı.)

Bir gün köyüne gittim ziyarete. Annesi Türkçe çok fazla bilmiyordu. Babası hapiste. Evin en küçüğü kendisi.  Aşiretçiliğin çok olduğu bir bölge. Dört yıllık bir üniversiteyi kazanamadı. O sıkıntılı ve çaresiz bölgelerden gelmesine rağmen fanatik Beşiktaşlı. Ülkemizin bayrağı hep göğsünde.

Aynı çocuğun sınıfında bir kızım vardı. O da babasızdı. Hatırlarım sınav girişini yapsın diye para vermiştim gidip harcamıştı. Kavga gürültü sınava kaydetmiştim. O, Beşiktaşlı çocuktan şanslıydı. Annesi ve ablası bana çok destek oldu. Üniversite tercihleri zamanı abisini ikna etmek için günlerimi harcamıştım. Annesi ve ablası ile bir şekilde ikna ettik. Şimdi ne mi yapıyor? Üniversiteyi bitirdi, hatta evlendi ve çalışıyor. Geçen aradı: ‘Oğlum olacak, sizin oğlanın ismini koyacam hocam’ dedi. Tebessüm ettim.

Kim bilir nice hikâyeler var her öğretmende gizli saklı. Hemen hemen hepsinin yüreği anne – babadan ibaret.

Her yılın başında Eğitim-Öğretim yılı için iyi dileklerde bulunuruz. Anne-babanin önemsediği Oğretim için dünyanın maddi imkânı oluşturulur da Eğitimi için manevi imkânlar sorgulanmaz. İyi dilekler de bulunduğumuz Egitim-Ogretim'dir hâlbuki...

Sadece 'Öğretim' yüzünden Dünya iki kere bedel ödedi. İyiliği ve ahlaki değerleri emreden tüm kutsal kitaplara karşın yeryüzünde insanlar farklılıklari yüzünden öldürülmeye devam ediyor. Dünyanin en başarılı doktorları kasap, en başarılı mühendisleri mezarcı oldu. Araştırmalar ( 2. Dünya Savaşı'ndan örnek ) kendi değerlerini savunan insanlara üst düzey saygı gösterirken farklı ırklar ve inançları olanlara kin ve nefret duygusu besleyen insanların öğretim düzeylerinin çok yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Bilgi üst düzeyde ama insanlık yok. Kendisine tanınan fırsatları zaten olması gereken zorunluluk gibi düşünen cocuklar ileride bizi yönetecek. Sorun da bu kısır döngü değil midir? Hala şiddet olaylari, katliamlar vazifesini ve görevlerini hatta sistemleri aksatanlar ve daha niceleri. Bilgisiz oldukları için mi Eğitimsiz oldukları için mi? Kısacası öğretim tek başına yeterli olsaydı küçük ya da büyük tüm bu sorunlarin azalmasi gerekirdi.

Çocuklar dünyanın en iyisi olma yolunda zaten kendi yeteneğini keşfedecek. Ancak çocugun olumlu ve iyi ozelliklerle yetişmesi yolundaki Eğitim için Aile-cevre-ogretmenler olarak var olan paydaşların bütünlüğü çok önemlidir. Bu üç paydastan birisi zayıf olursa çocukların geleceği icin düşünün anne babalar...

" 'Geleceği yaratıyorduk' dedi adam ve çok azimiz yarattığımız geleceğin neye benzeyecegini düşünme zahmetine katlaniyorduk! " ( Efendi Uyanıyor - H.G Wells )

Not: Küçük bir çocuk vardi. İlkokulda her matematik dersinde soruyu çözmek için tahtaya kaldırıldığında çözümü yazamazdi. Öğretmeni bir gün yine tahtaya kaldırdı. Soruyu çözmesini istedi cocuktan. Sorunun sadece cevabını yazabilmisti, çözümün nasıl yapıldığını anlatmayı bilmiyordu. Öğretmeni kopya çektiğinden şüphe edip iki soru daha sordu. Çok aynısını onlarda da yaptı. Öğretmen kızmış, çocuk çaresiz kalmıştı. Ogretmen ısrarla 'kalemi sev' der, çocuk zorlanirdi. Çocuk için Matematik dersleri eziyet gibiydi. Ne zaman ona tahtaya kalkma sirasi gelecek olsa bir kaçış yolu arıyordu. Üstelik ilkokul son sinıfa gelmiş, hala çarpım tablosunu ezberleyememisti. O yıl ki ortaokula geçiş sınavlarında da başarısız olmuştu. Annesi çocuğun okuyacagina ve okumak zorunda olduğuna inanip her akşam onu ders çalıştırmaya devam ediyordu.

O çocuk belki bir Edison ya da Einstein değildi, o kadar üç örneklere de gerek yoktu. O çocuk şuan bu satırları yazan bir Matematik Öğretmeni. Teşekkür ederim Anne.

Çaresizlik Allah'tan gelen lütuftur. Çaresizlik doğacak güzelliklerin son sancisi, son karanlığı. Çaresizlik sabri öğretti, sabirsa dertlerin dermanini...

O yaşlarda düşünürdüm bu yasimdaki halimi. Kademe kademe, nakış nakış islersin hâlbuki geleceği. Bana yol gösterenlerim, kalemi sev diyen Öğretmenlerim olmasaydı gördüğüm bilgi yığınları hangi meslekte mutsuz bırakacaktı beni?

Duyun çocuklar!  Size destek olanlari ve güzellikleri gosterenleri yureginizden duyun. Eğitimin temel amaclarindan biri de bu değil miydi?  İzin verin, Eğitiminiz yüreğinize islensin.

          

 

Son Güncelleme: Cumartesi, 23 Şubat 2019 19:47 Yayınlanma: Cumartesi, 23 Şubat 2019 19:40 Gösterim: 258
Yazdır